4 Mayıs 2011 Çarşamba

Geçmişten Bugüne Yalnız Bir Mektup...

Selam Ufaklık;
Hatırlayamayacağın kadar uzak bir geçmişten yazıyor olabilirim bu satırları yada keskin çizgilerle hafızana kazıdığın, hayatın gerçekten şeker kadar tatlı olduğu günlerden. O zamanlar hep beraber yaşlanan bir mahallenin tonton bakkalıydım, dükkanımın önünden izlerdim hayatı sabahtan akşama kadar, sonra her akşam evlere dağılırdık yarın başka bir güzel günü gene beraber, bütün mahalle yaşamak için sözleşerek.  

Huzur evinin ufacık camından izliyorum artık hayatı, her gün başka bir yere yetişmeye çalışan zavallı insanlara takılıyor gözlerim. Hangi ara bu kadar hızlandığını anlayamadığım modern zamanlardan bahsediyorum, taştan kale kurup top oynayan çocukların ya da ip atlayan kızların çoktan küstüğü, artık yetişemediğim, yaşlandığım için dışlandığım, kenara itildiğim zamanlardan.

Tozlu anıların kocaman samimiyetinden selam yolluyorum sana, sen ve arkadaşlarının hala sokaklarda koşturduğu günlerden. Dükkanın önünde tavla oynarken biz, arka fonda çalan dinlendirici bir şarkı gibiydi gülüşmeleriniz. Borçlar hala veresiye defterine yazılırken, sen götürürdün bütün siparişleri. Ufacık ellerinle ne kadar da çok poşet taşıyabildiğine şaşırırdım hep, bazen zorlansan da asla yardım istemezdin bir başkasından. Kim bilir belki bahşişi paylaşmak istemediğinden belki de güçsüz görünmek istemediğinden hatırlamıyorum, aklımda kalan tek şey siparişin veresiye defterine yazılmasını istediklerini söylerken, bahşiş alamadığından muzdarip mutsuz surat ifaden, hani her defasında bir tane çikolatayla yeniden gülücüklerle doldurduğum.

Bir çoğu gibi bende bilirdim yazılan o hesapların asla tutulamayacak olan sözler olduğunu ama gene de yazardım. Samimiyetinden şüphe duymadığım güzel insanlardı hepsi, aynı mahallede büyüdüğüm oyun arkadaşlarımdı. Tek tek silindiler veresiye defterinden, isimleri artık bankaların dağıttığı renkli kartlarda yazıyordu, her gün hiç tanımadıkları kişilere borçlanıp ay sonu maaşlarının yetmediği faturaları elde kalan az buçuk huzurlarıyla ödüyorlardı. Selam vermeyi  unuttular önce, zamanla konuşma yeteneklerini kaybettiler. Hepsinin hayatına icra geldi, tek tek silindiler anılardan.

Sen yoktun belki ama bir kaç delikanlı vardı hala ve bir kaç eski dost, gene de kepenkleri kapatmak zorunda kaldık. Mahallede ki siperimizi kaybetmiştik belki ama Ankara Kalesi vardı hala elimizde. Sevimsiz bir iki kış geçti, dikiş tutturamadı bu eski kafalı ihtiyar yeni model sentetik işlerde. Derken başıboş bir sonbaharda göç etti nefes arkadaşım, can yoldaşım. Yorgun ruhuma işledi tüm melankolisini Ankara, sokaklarına sarıldım günler boyu, sarı yaprakların samimi hüzünlerinde buldum kendimi, daha sonra erken gelen karın sıcaklığında toparlandım yavaş yavaş.

Anlatması zor artık Ankara’nın eski günlerini, rahatsız edici parlak ışıkların altında sessiz soluksuz çirkin bir şehir artık, üzerine hiç yakışmamış bir burjuva havası dört bir yanında, masumiyetine el değmemiş naif kadınım çok değişti. Belki bir zamanlar gölgelerine sığınabildiğin, ilk aşkını bulutsuz geceleriyle paylaştığın bu sessiz şehirden kaçıp gittin sen de İstanbul’un kucağına.

Sadece şehir miydi değiştirdiğin yoksa değişen başka şeyler de var mıydı? Hayallerin geliyor aklıma, uçak olduğunu düşünüp açardın kollarını iki yana ve gözünü kapatıp koşardın parkın kumdan zemininde. Tozu dumana katardın arkadaşlarınla birlikte, Emine teyze yeni yıkadığı çamaşırlar kirlendi diye az kızmadı size, ama bazen o bile gözünü alamazdı mutluluğunuzu izlemekten, hep büyük adam olacak bu çocuklar derdi. Peki sen o hızla koşabildin mi gerçekten hayallerine? Yoksa bir çoğu gibi kölesi mi oldun sana zorla dayatılmış bir hayatın?

Kusura bakma ufaklık, habersiz çıkıp geldim yıllanmış anılarından, amacım yargılamak değildi seni sadece kocaman bir hayal kırıklığının tam orta yerinde kendini kurtarabildin mi diye merak ettim.

Bir kere daha akşam oldu buralarda, mesaisi biten kalem söyleniyor artık, boş kağıtlar evlerinin yolunu tuttu bile, ama son bir sipariş var elimde hala, senin teslim etmeni istediğim. Eski anılarından başka hiç bir şeyi kalmamış yaşlı bir adama geçmişinden gelen bir merhaba, araya yılların girdiğini unutturacak sıcak bir gülümseme, ve tüm merakını giderecek yeni hikayeler götürebilir misin?



Hoşçakal Ufaklık...

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Lokal bir Psikopatın Günlüğünden...

Kaygısız düşlerin ortasında bir sigara yakıp, sokak lambasının loş ışığıyla dans ediyorum bu gece.
Şimdi herşey puslu ve karanlık, gerçek ve yalın...
Sordum kendi kendime
Freni boşalmış bir hayatın içinde,
hayalleri sakatlanmış lokal bir psikopata dönüşmeden az önce
ne kaldı kazadan geriye, içten yanmalı hüzünlerin dışında???


Şu anda lokal bir psikopatın titrek sesli serzenişlerini dinliyorsunuz,
rutin gün programlarında, tembel çemberler çizip hergün yeniden başa dönen yorgun bir adamın yokoluşuna tanıklık ediyorsunuz.
Lütfen kemerlerinizi çok sıkmayın.
Gevşeyin...


Hergünden bir başka günü çalan içine kapanık bir hırsızın sessiz çığlıklarına kulak verin.
Geçmişin üstüne sıcak bir su için ve yanmış dilinizle konuşmaya çalışın. İnsanlar söylediğinizi anlayacaktır, ama acınızı asla.
Şimdi hayal edin içi kan ağlayan bir palyaçonun tiz kahkalarını.
Kemerleri biraz daha gevşetin...


Hayalleri büyük savaşlarda gazi olmuş bilge bir şovalye gibi, odasına kapanmış, konuşmayan aciz bir adamın savaş günlüğüne bir göz atın.
Fethettiği bütün kalelerden kovulmuş, son kullanma tarihi daha yeni geçmiş bir askerin anılarına.
Geçmişteki güzel günleri yaşama isteği geleceğini karartmış bu ahmağa yakından bakın.
Bence kemer işine hiç girmeyin...
Bir sigara yakın hatta...


Konuk olun mutlu olmayan ama mutsuzlugu rafa kaldırmış bir figüranın samimiyetsiz hayatına.
Baş rolünü istediği bütün filmelerin arka planındaki yetenekli çoçuğa iyi bakın,
sadece arkadaşlarının takdir ettiği lokal bir şöhretin sahte sıfatlarında kaybolun...
Camları açın demiş miydim?


Bugünü yaşamak için geleceğini ipotek ettirmiş bir memurun acısından alın bir dilim.
Zorla çalıştığı sigara kokan ufak bir odada, hergün çilek kokulu bir geleceğin hayaline kuran bu adamın içsel dramasına ağlayın.
Hesabı kitabı olmayan bu korkak adamın gözyaşlarından ders çıkarın...


Atlayın artık camdan çünkü hatırlamıyorum hangi mevsimdi, ama genede kırgınım Sonbahara,
sanırm bir yağmurla başladı herşey ve terk etti bizi, yüreğimizi titreten kızlar...
Yorgun, hasta bir kış çekti tetiğini acı çeken ruhumun ve bir tek ilkbahar ağladı ardımdan...
Bir ben kaldım geriye bir de yalanlarım...
Enkazın içinde kaybolup gitti bütün güzel günler...